23 Ocak 2009 Dinletisi









23 OCAK 2009 
KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI


 
                Yalnızlık; başkalarından uzaklaşmak, tek kalmak bazen de hür olmak veya hür kalmaktır. Yalnızlığın tanımı yalnızlar kadar çoğaltılabilir. Yalnızlık, toplumsal ve bireysel yönlerinin farklı farklı değerlendirileceği bir konudur. İnsana böylesine yakın olan ve insanı diğer insanlardan böylesine uzaklaştıran yalnızlığı sanat ve edebiyat eserlerinden ayrı tutmak elbette düşünülemez. Bunun içindir ki yalnızlık; şiir, roman, hikaye gibi edebi türlerin en vazgeçilmez konularından biridir.
                Yalnızlığı başkalarından uzak kalmak ve başka şeylerden uzaklaşmak olarak da tanımlayabiliriz. Böyle bir yalnızlık da karşımıza içinde derinleşen insanı çıkarır. İsmet Özel bir şiirinde: “ Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için, gidecek yer ne kadar uzak olabilir?” diyordu. Bu dizeler bize sanatkar ruhu taşıyan bir karakterin kavramların ve nesnelerin görünen yüzleriyle değil, onların bizi sürükledikleri mecrada anlam kazandıklarını göstermektedir. Sanatçıları yalnızlığa düşüren belki de onları yalınlaştıran temel unsur kendileridir. Ruhtan başlayan yalnızlık önce bedene sonra bireye sonra da topluma yansıyor. Yalnızlığı çeken elbette insandır; yalnızlığı ortaya çıkaran ise bazen tarih, bazen toplum, bazen de sanatçının hayatı ve düşünceyi algılayış şeklidir. Aslında genel bir değerlendirmeyle her sanatçı zaten yalnızdır, yargısını dillendirmek yanlış olmaz; çünkü sanatçı kendini diğerlerinden ayırmadan tam bir özgünlük yakalayamaz. Belki de sanatçıların sanat adına teknik bir oluşumu veya olgunluğu gerçekleştirirken diğer bireylerle ve toplumla olan mesafesi kendiliğinden oluşur. Sanat adına da gerekli olan bu duyuş ve duruş şekli edebi eserleri tema olarak da renklendirmiştir.
                Bu yazıda, yalnızlığı farklı eserlerinde, farklı şiirlerinde derinliğine işleyen iki önemli şairden Necip Fazıl’dan ve Attila İlhan’dan bahsedeceğim. İki yalnızın yalnızlığını bir yazıya sığdırmak zor olacağından şairlerimizin sadece “ otel yalnızlıkları”na değineceğim.
 
“Otel Odaları”ndaki Yalnız: Necip Fazıl
 
                Necip Fazıl, Türk şiirinde vazgeçilmez bir isim, bir duyuş ve bir duruştur. Hayatı, sanatı, poetikası, farklı türde verdiği eserler... her biri ayrı ayrı araştırma konusudur. Bunlar hakkında farklı araştırmalar, derlemeler, özel sayılar, müstakil kitaplar yazılmış ve yayımlanmıştır. Bu yazıda böylesine bir bütünün belki de çok küçük bir parçası olan “yalnızlık” temasına değineceğim; ama unutulmamalı ki Necip Fazıl’ı “üstat” yapan, Türk şiirinde önemli bir dönüm noktası haline getiren asıl unsurlardan biri Necip Fazıl’ın yalnızlığıdır ve yalnızlığı anlatış şeklidir. Necip Fazıl, “Kaldırımlar” şiirini bir yalnız olarak yazmıştır. “Kaldırımlar”da yalnız kalan Necip Fazıl, Türk şiirinde önemli bir şair konumuna yükselmiştir. Necip Fazıl, diğer şairlerde olduğu gibi yalnızlığı tamamıyla sosyal sebeplere, hayatı anlayış ve algılayış şekline bağlamamıştır. Onun yalnızlığında önce ruh, sonra birey, sonra da toplum vardır. Mehmet Kaplan “Şiir Tahlilleri-2” adlı eserinde: “Necip Fazıl, dünya görüşü bakımından çağını ve çevresini beğenmeyen bir şairdir”[i][ii] değerlendirmesini yapar. Bu değerlendirme Necip Fazıl’ın eşsiz bir yalnızlığı anlattığı “Kaldırımlar” şiirini tahlil ederken yapılmıştır. Aynı tahlilde şair: “Kendi ruhi bunalımlarını kuvvetli bir şekilde aksettirmesini bilen Necip Fazıl, sosyal bunalımları da aynı güçle ifade eden şiirler yazmıştır.[ii][iii]”   ifadeleriyle tanıtılmıştır. Bu durum ve bu tahliller de gösteriyor ki Necip Fazıl şiirlerinde detaylı bir yalnızlığı işlemektedir. Necip Fazıl, “Kaldırımlar”da ruh, birey, insan ve büyük şehir çerçevesindeki yalnızlığı anlatır. Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”daki yalnızlığından çıkıp “Otel Odaları”ndaki yalnızlığa uzanışı çok da uzun sürmez. Bireyin derinliğine yaşadığı kaldırım yalnızlığını resmi yalnızlıkların mekanı olan “Otel Odaları”na çeker.
                Necip Fazıl, “Otel Odaları” adlı şiirinde farklı ve özgün bir yalnızlık sembolü oluşturmuştur. “Kaldırımlar”da anlamı güçlendiren tekrarlar, bu şiirde ahengi, sezgiyi ve vurguyu güçlendirmiştir. Şair beyit şeklinde belirlediği nazım biriminde ikinci mısradaki ifadeleri tekrarlamıştır. Yalnızlık, duvarlardan yansımış ve yine şaire kadar ulaşmıştır. “Otel Odaları” , biçimin içeriğe, içeriğin biçime; ahengin anlama, anlamın ahenge bir cengidir. Bu cengi kazanan elbette şiir olmuştur.
“Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lambalarında, isli lambalarında
Gelip geçen her yüzden, gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında”
 
                “Kaldırımlar”daki yalnız “Otel Odaları”na taşınmıştır. Şair yalnızlığın mekanını çok iyi seçmiştir. Günümüzde otel kavramı farklı bir nitelik kazanmış olsa da bu şiirin yazıldığı yıllarda (1927) otel, yalnızların, gariplerin, kimsesizlerin sığınma yeridir. Büyük şehirlerde kalacak yeri olmayan insanların ilk sığınağı ucuz bir oteldir. Necip Fazıl’da böyle bir yalnızlığı, kimsesizliği “Otel Odaları”nda eşsiz bir söyleyişle dillendirmiştir. Şunu da açık olarak söyleyebiliriz ki; Necip Fazıl’ın yalnızlığı kimsesizlikten veya ilgisizlikten kaynaklanan bir yalnızlık değildir. Şairin yaşadığı yalnızlık belki bireyin, belki milletin belki de büyük bir ruhun yalnızlığıdır. Çevresinden gelen seslerin kendi ses rengine uymaması da şairin yalnızlığının sebeplerindendir.
“Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında
 
Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır
İzbe sofalarında, izbe sofalarında”
                Yalnız kalan her insan, söz ve eylemleriyle yalnızlığını dışa vurur. Bu şiirde de şair, yalnızlığıyla çoğalmıştır. Daha önce “Kaldırımlar”daki yalnızlığından bir “eş, anne, insan, lisan” edinen şair; “Otel Odaları”nda “isli lambaları, küflü aynaları, kırık masaları, izbe sofaları, çivi yaralarını, tavan aralarını, âşinasızları” zihninde tek tek canlandırmış, onlara bir kimlik vermiş ve onları yaşadıklarının şahidi yapmıştır. Bu durumu Prof. Dr. Orhan Okay şöyle ifade eder: “Necip Fazıl’ın şiirlerinde eşyaya, maddi varlıklara, daha geniş bir ifadeyle dış dünyaya bakış tarzı dikkat çekicidir. Onda maddi varlıklar, dış görünüşüyle idrak ettiğimiz gibi değildir. Eşyanın,eğer sezebiliyorsak, bizim iç hayatımızla irtibatı vardır]”
                Necip Fazıl’ın Bergson felsefesinden etkilendiğine değinen Orhan Okay, şiirlerindeki eşya-ruh birlikteliğinin kaynağının bu adres olduğunu belirtir. Orhan Okay, Necip Fazıl’ın Bergson’un sezgi felsefesinden yararlandığını Necip Fazıl - Bergson - Mustafa Şekip Tunç ilgisini kurduktan sonra konuya şu ifadelerle açıklık getirir: “Bergson sezgiyi şöyle ifade eder: “ Sezgi, bizi bir varlığın, dışımızdaki bir objenin içine sürükleyen zihnî sempatidir. Böylece içimizdeki şuurla dışımızdaki eşya aynîleşmiş olur. Sezgi, şuurla eşya arasındaki farkı ortadan kaldırıyor” Aslında sembolizm de sezginin doğurduğu bir sanat görüşüdür.     Bergson’a göre, şuurla eşyanın birleşmesinde eşyanın hususiyeti kaybolmaz. Benliğimiz bir an için eşyanın karakterine sığınarak onu olduğu gibi tanır. Bu şekilde Bergson’un düşüncesi de bir çeşit mistisizme ulaşmaktadır. Sanatkar ruhu ile eşya arasında bir vahdet meydana gelmektedir.
Necip Fazıl’da eşyaya, objeye karşı, kaynağını muhtemelen bu sezgi felsefesinden alan bir zihni sempati hissedilir.”
                Bu görüşler de bir yalnızın yalnızlığının kaynaklarını, yansımalarını ve etkilerini en açık şekilde ortaya koymaktadır. Necip Fazıl, “Otel Odaları”nda eşyaya ruh verip o ruhla düşüncelerini paylaşıp onların anılarını dinleyip yalnızlığı, sessizliği derinlemesine yaşadıktan sonra şiirin son iki dizesinde bir istekte bulunur:
“Ağlayın, aşinâsız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!”
                Bu dizeler artık bıçağın kemiğe dayandığını ifade eden dizelerdir. Karakterinde ve sanatında ilahi kaynaklı olmayan hiçbir şeyden korkmayan, ürkmeyen Necip Fazıl, yalnızlığın ve yalnızlaştırmanın dayanılmaz acısını ifade edip bir acıma, bir merhamet dilemektedir. Belki kendine belki de kendisi gibi “kaldırım” veya “otel odası” yalnızlarına.
 
“Emperyal Oteli”ndeki Yalnız: Attila İlhan
 
                Attila İlhan da son dönem Türk şiirine(Cumhuriyet Dönemi) damgasını vuran bir şairdir. Attila İlhan da Necip Fazıl gibi farklı edebi türlerde eserler vermiştir. Sanatçının önemli romanları ve denemeleri vardır. Farklı edebi türde eserler vermiş olsa da Attila İlhan’ı da tanınır kılan en önemli yanı şairliği olmuştur. Şair kimliği kazanırken Garip Akımı’nın yükselişine ve buna karşı İkinci Yeni topluluğunun doğuşuna da şahitlik etmiştir. Bir yönüyle İkinci Yeni’ye daha yakın olan Attila İlhan farklı bir şiir dili yakalamak ve farklı bir şair kimliği oluşturmak yolunda ilerlemiştir. Şiir anlayışının temellerini atarken İkinci Yeni’ye karşı da cephe oluşturmuştur. Attila İlhan; gelenekten beslenen şiirini modern biçimlerle sunmayı, bireyin içindeki çelişkileri, duygusal çeşitlilikleri, toplumsal ilgilerle birleştirmeyi denemiştir. Yaşadığı hayat ve yazdığı şiirler de bunu başardığını açık bir şekilde göstermektedir.
                Attila İlhan’ın yayımlanmış on bir şiir kitabı vardır. Bu kitapların her biri defalarca basılmıştır. Attila İlhan’ın şiirlerinde, denediği nazım şekillerinin faklılığının yanı sıra tema olarak çeşitlilik de dikkat çeker. Bu tema çeşitlemesinin içinde üzerinde duracağımız asıl tema, yalnızlıktır.
Attila İlhan da bir yalnızdır. Belki kalabalıklar içindeki bir yalnız belki de içindeki kalabalıktan kaçan bir yalnızdır. Attila İlhan, yalnızlığı bir çok şiirinde özel bir tema olarak işlemiş, birçok şiirinde de yalnızlığa özellikle değinmiştir: “yalnızlığın simsiyah panter... soğuk bir trenden inmiştiniz yalnızdınız... kim kurtulmuş çiftlerin ağır yalnızlığından biri öbürünün kazılmamış mezarı...çiftin çifte yalnızlığı en büyük rezillik vb.” Attila İlhan , belki sayfalarca artırılacak yalnızlık dizeleriyle şiirlerine önemli bir tema eklemiştir. Şair, yalnızlığı anlatmakla birlikte şiirlerinin bir çoğunda yalnızlığı çağrıştıran sözcüklere de yer vermiştir. “Gece, yağmur, karanlık, sessizlik, liman, ayışığı, soğuk vb.” kavram ve nesne adları şairin şiirlerinde en çok karşılaşılan sözcüklerdir..
                Attila İlhan’ın önemli bir yanı da bireyi, toplumu, tarihi, geçmişi ve geleceği bir şair duyarlılığı ile irdelemesidir. Attila İlhan, hangi temayı ele alırsa alsın her zaman kendi felaketini veya kendi kaderini anlatmamıştır. Yaşadıkları ve yazdıkları belki bir tarihin kalıntıları belki de geleceğin rastlantılarıdır. Yalnızlığı da bu çerçevede ele almıştır, şair. Bazen bir tren yolculuğunda karşılaştığı birinin yalnızlığını bazen de gemide gördüğü bir yalnızı anlatmıştır. Bunların en önemlisi elbette ki Attila İlhan’ın kendi yalnızlığıdır. Şair bu yalnızlığı “Sisler Bulvarı” adlı kitabındaki “tatyos’un kahrı” adlı şiirinde şöyle ifade eder:
“son yolcunun adı attila ilhan’dı
miyoptu kısa boylu bir adamdı
dostu yoktu yalnızlığı vardı”
                Bu örneklerden yola çıkarak yazımızın çıkış noktasını oluşturan “otel yalnızlığı”na gelebiliriz. Attila İlhan “Emperyal Oteli” adlı şiirinde yine derin bir yalnızlığı, ayrılığı, yoksulluğu ve imkansız aşkı anlatır.
Şiirin ,ilk bendinde şair: “ ben hiç böylesini görmemiştim/ vurdun kanıma girdin itirazım var/ sımsıcak bir merhaba diyecektim/ başımı usulca dizine koyacaktım/ dört gün dört gece susacaktım...” dizelerine yer verir. Şairin asıl derdi bir hayalin gerçekleşmemesi , bir tasarının neticelenmemesidir.“ emperyal oteli’nde bu sonbahar/bu camların nokta nokta hüznü/bu bizim berhava olmuşluğumuz/ bir nokta bir hat kalmışlığımız/bu rezil bu Çarşamba günü/intihar etmiş kötümser yapraklar...onlar gibi değilsin sen başkasın/ bu senin gözlerin gibisi yoktur/ adamın rüyasına rüyasına sokulur... hiç kimse elimizden tutmuyordu/ ben hiç böylesini görmemiştim/ vurdun kanıma girdin kabulümsün”
                Attila İlhan, “Emperyal Oteli” şiiri hakkında şiirin yer aldığı kitabın “meraklısı için notlar” bölümünde şunları söyler: “ ünü pek yaygın bir şiirdir bu, edebiyat matinelerinde kimbilir kaç kere okunmuştur. yanlış aklımda kalmadıysa, işsiz ve yoksul iki gencin kısa aşk öyküsüdür, bu niyetle yazılmıştır, öyledir de.”[iii][vii] Bu cümlelerden de anlıyoruz ki Attila İlhan, toplumsal bir kimliktir. Milletin geçmişini, bugününü ve geleceğini önemsemiştir. Yaşanıldığından haberdar olduğu ve düşündüğü olayları da kendi tarihi veya talihi gibi anlatmayı başarmıştır. Bu şiirde toplumun yoksul kesimine mensup iki gencin imkansız aşkları, hayal kırıklıkları otel temasının yardımıyla sunulmuştur. Attila İlhan’nın şiirleri haklında kapsamlı bir çalışma yapan Doç.Dr.Yakup Çelik de bu şiirin imkansız aşkı, hayal kırıklığını, yoksulluğu, büyük şehirlerin ayrılmaz bir parçası olan otel çevresinde işlediğini ifade etmiştir.
                Attila İlhan’ın yalnızlığı kalabalık bir yalnızlıktır. Yalnızlık duvarına farklı renkteki boyalar rastgele serpilmiştir. Bunların içinde aşk, yoksulluk, Atatürk, Cumhuriyet, devrimler, Paris, etnik farklılıklar vardır. Şair, tüm bu çeşitlemelerin içinden ana bir rengi belli etmeye çalışır. “Emperyal Oteli”nde de kendi ifadesiyle “bir aşk öyküsü” anlatırken kahramanlardan birinin acısını, hayal kırıklıklarını, yoksulluğunu ve içindeki yalnızlığı da anlatır. “vurdun kanıma girdin, kabulümsün” ifadesi de aslında kabullenilmek zorunda kalınan bir hali vurgular. Şair farklı bir imge, akış ve donanımla farklı duyguları “Emperyal Oteli”ne sığdırmıştır.
Sonuç olarak, yalnızlık her yönüyle edebi eserlere konu olmuştur. Şairlerin içinde yalnızlığı irdeleyen, yalnızlığın ve yalnızların hallerini anlatmaya çalışan iki isim de Necip Fazıl ve Attila İlhan’dır.
                Şu bilinmelidir ki, Necip Fazıl ve Attila İlhan farklı dünyaların yalnızlarıdır. Necip Fazıl’ın yalnızlığı gerçekten kendi yalnızlığıdır. Ruhtan başlayıp bireye, bireyden topluma yönelen bir yalnızlıktır. Necip Fazıl, “Kaldırımlar”da da “Otel Odaları”nda da tek başına bir yalnızlığı yaşar. Attila İlhan ise kalabalık bir yalnızdır. Başkalarının hayatı ve ruhu da şairin yalnızlığının içindedir. Şiirlerinde tema çeşitlemelerine sıkça başvuran şair yalnızlığı da bir çeşni olarak kullanmıştır. Necip Fazıl’ın yalnızlığı ruhtan eşyaya; Attila İlhan’ın yalnızlığı ise insandan hayata yönelen bir yalnızlıktır. Necip Fazıl “Otel Odaları”nda eşyaların ruhuna sindirdiği yalnızlığı, ruhunun yalnızlığının gölgesi olarak sunmuş; Attila İlhan ise “Emperyal Oteli”nde kalabalık bir ruhun, dünyanın farklı bileşenleriyle yoğrulmuş yalnızlığını anlatmıştır. Necip Fazıl, yalnızlıktan sağlam bir ruh, Attila İlhan ise kalabalık bir geçmiş çıkarmıştır.


 
 
 



YARALI GÖNÜL
 
Kalbimi karşılıksız aşk için açanlardanım
Kendimi hep dost için adayanlardanım
Kötüleri unutup ademi iyi sananlardanım
İhanet çemberinde boğdular beni
 
Bir söz ile gönlümü sevgiye açtım
Herkesi ben gibi dürüst doğru sandım
Terkedip gittiler naçar ortada kaldım
Aşk ateşi ile yaktılar beni
 
Gönül bahçesini yıkmak kolaymış
Güller kurursa onları ayrık otları sararmış
Bülbül terkeder aşiyanı yeni diyar ararmış
Ellerim böğrümde koydular beni
 
Söz yerinde söylenir ise kaleler kurarmış
Söz yılan olursa sokar zehir ile dağlarmış
Adam olan kelamı yerinde doğru kullananmış
Laf ile kalbimden vurdular beni
 
Söylenecek sözüm kalmadı biçareyim
Bir vefasıza yanmış dolanan avareyim
Mekanım yok, her akşam bir meyhanedeyim
Bey idim derbeder edip köşeye attılar beni 
                                        MESUT ÖZBEK    
 
 
 
TOPRAK

Senden yaratıldım sen olacağım 
Bu fani alemde az kalacağım 
Bir günde emri hak vaki olunca
Şefkatli bağrında uyuyacağım

Toprak sen kutsalsın çünki vatansın
Ayıpları örten sır saklayansın
Seni koruyamayan gafil utansın
Vatansız ben nasıl yaşayacağım

Toprak senin üzerinde yürürüm
Saygısızca seni çiğner dururum
Sen vermezsen ben açlıktan ölürüm
İyiliğin nasıl unutacağım

Ben seni döverim vicdansız gibi
Yararım yırtarım izansız gibi
Darılmazsın bana kindarsız gibi
Bende artık senden huy alacağım

Diken üzerinde gül bitirirsin 
Her birine türlü renk yetirirsin
Bu ilmi sen nasıl nerden bilirsin
Bu ilmi verene kul olacağım

Bu nasıl tevazu bu nasıl edeb
Seni çiğneyene verirsin nimet
Hiç tembel değilsin bu nasıl gayret
Bende senin gibi çalışacağım

Sen sadık yarimsin sen kara toprak
Ne kadar kirletsem sen olursun pak
Rabbim emretmezse bitmez bi nebat
Bende o Allah'a kul olacağım

Her zerrende vardır en az bin ibret
Bu nasıl mucize,bu nasıl hikmet
Bu kadar lütufa olmalı hizmet
ERBAŞ boş gelmekten utanacağım...

ALİ ERBAŞ
 
 
 
ÇABUK OL
 
Bilmem kaç yıl daha böyle yaşanacak,
Biter mi sevda ateşi yürekte,
Daha ne kadar yanacak,
Ben seni sevmeye mahkûm gecelerde,
Sen özgür bir kelebek misali gökyüzünde,
Uç uça bildiğin kadar,
 
Belki bir gün şaşırırda yolunu,
Gönül bahçemdeki, beyaz güllere konarsın,
Senin için diktiğim, umut mumunu,
Hiç sönmeyecekmişçesine yakarsın,
 
Sen şimdi uç, mor kanatlarınla,
Ben aşk rüzgârımla çekerim seni,
Sabahlara kadar ettiğim vuslat dualarımla,
Sularım sevda güllerini, gözyaşlarımla,
Beklerim dönmeni,
 
Ama çabuk ol aşkım,
Bilirsin ki kelebeklerin ömrü az,
Güllerin solması yakın zamandadır.
Hadi bekliyorum gel, gel gül bakışlım.
Yaş otuzu geçti, ölüm de yakındır.
 
 
         Bünyamin FEYZİOĞLU
 
 
 
MATAL
Evvel zaman içinde/
Kalbur da saman içinde cebelleşirken
Ayvaların çiçek açtığı
Bir mevsimin alaca karanlığında doğmuşum!
Tâ o gün, bu gündür severim ayvanın sarısını.
Ve kekremsi tadında beni bulurum.

Ondördü yüzüyle parıldarken ay/
Çevresinde yıldızlar; oynarmış
'Çöğmeli çüş' oyununu...
Zühre kaptığında cezveyi eline
Rahmet okuturmuş saman yoluna.
Koluna; beni takarmış...

Gel zamanlar olmuş
Git zamanlara nispet!
Dedem bir elinde kısbet/
Er meydanı ararmış çevresinde.
Mor üstü/
Üstü yosun kayalar beni ararmış.

'Eskişehir Marşı'yla öğrenmişim
Düşmana saldırmayı.
Karı 'Erzurum Dağları' türküsüyle anmışım.
Boranı hiç tanımamışım başımda esmeden önce.
Oysa; ne bağırlar yararmış...

Navruz toplarken tepelerde/
Tren yollarında kömür avcısıyken/
Ve; cızlavert lastiklerimi delerken diken/
Acıyı tanımışım.
Kızlar; cep aynasında saçın tararmış...

Odamın ifildek ışığında
Okurmuşum Keremin sevdâ türküsünü.
Âh Han Aslı/ âh zâlim keşişin kızı
Göğsündeki düğmenin büyüsünü/
Ben mi yaptırmışım?
Ayvazsız körün oğlunu, öksüzdür sanırmışım.
Ellerinden kan damlarken kızların
Hayran kalmışım sabrına Yusuf'un.
Ve beni/
-Henüz yeni terlerken bıyıklarım-
İsa’nın; İnsan havarileri avlamış...

Şimdilerde
'Beni bir gözleri âhûya zebûn etmiş felek'
Belli... Belli ki;
'Matal başını bağlamış/
Döne döne ağlamış...'
 
Ali Rıza NAVRUZ
 
 
 
KABİR TAŞINA                   
 
Ölüm için doğar,  insanoğlu anadan ,
Can verir toprağa, toprak için Yaratan.
      Acı saklıhaber, ömür çalar zamandan,
      Gelen gider elbet, yolcu göçer dünyadan.
Gül, çiçek tohumdan, çakirdek, dal yapraktan,
Beslanir koynunda, canlar karatopraktan.
      Ahretin hesabı, varken yok olmaktan,
      Ölümlü bu dünya, aciz olma korkmaktan.
Hayat iki kapı, doğuştan sonra ölüm,
Biri fani dünya, ahretle iki bölüm.
      Yaşanılan hayat, defterini sormaktan,
      Uyanır kabirde, yolun sonu duymaktan.
Gelen gider yolcu, dönmez bu son duraktan,
Sevinir ağlaşır, kazancını bulmaktan.
      Namazsız ezanla, güzel isim konmaktan,
      Ezansız namazla, ömrün sonu topraktan.
 
 
                                                                      NAFİZ AĞCA 
 
 
 
FİLİSTİN DESTANI
     Yirminci asırın dokuz yılına
      Girerken İsrail kudurdu bugün.
      Filistin halkının çöktü dalına,
      Kırarken Yahudi kudurdu bugün
      Gazze'de kan akar,su durdu bugün.
            Gazze'de kıyamet koptu kopuyor,
            Bilmem bu Yahudi neye tapıyor?
            Fosfor bombasıyla nispet yapıyor,
            Sürerken İsrail kudurdu bugün,
            Gazze'yi kan ile yudurdu bugün.
      Kudüs Yahudi'nin esaretinde,
      İnsanlık ne gezer asaletinde.
      Dünyanın suçu var cesaretinde,
      Sererken İsrail kudurdu bugün,
      Dünyanı vicdanın durdurdu bugün.
            Selahaddin Eyyubi'yi unuttu,
            Hitlerin zulmünü yalayıp yuttu.
            Masumların ahı arşı titretti,
            Yererken İsrail kudurdu bugün,
            Gazze'yi ateşle yudurdu bugün.
        Bunca İslam alemine ne oldu?
        Arap liderleri veballe doldu.
        Sabi,sübyan,kadın yanarak öldü,
        Sararken İsrail kudurdu bugün,
        Tüm dünyaya lanet dedirdi bugün.
    Birleşmiş Milletler karar alıyor,
    Yahudi o anda vurup deliyor.
    Hak bilir ya!Ahir zaman geliyor,
    Yararken Yahudi kudurdu bugün,
    Kan akar göklerden su durdu bugün.
         Yetiş ya Muhammed! Allah'ım yetiş!
         Bu nasıl imtihan bu nasıl teftiş?
         Aşık Gözübenli'm haram bu yatış,
         Tararken İsrail kudurdu bugün,
         Dünyanın vicdanın durdurdu bugün.
                                                     Aşık Gözübenli
                                                     Mustafa ÖNDER 
 
 
 
                             GELİYOR
               

Türk islam halkına yardım yapalım
Sıra yurdumuza her an geliyor
Atom silahını bizde yapalım
Yoksa pek yakında boran geliyor.
 
Kafkaslarda Çinde Çeçenistanda
Kerkük,Selanik de, Kazakistanda
Bulgarda,Nahcivan,Türkmenistanda
Bosnada hazreti Kur an geliyor.
 
Said nursi,İmam mansur,Şeyh Şamil
Cihadınız bugün,cihana amil
Bir dev uyanıyor imanı kamil
Dünyayı korkutan Turan geliyor.

Türkün Türk den başka varmıki dostu
Her fırsatta batı,kinini kustu
Kominist zulmünden kurtarıp postu
Bacım Ayşe fatma,Nuran geliyor.
 
Filistin,Suriye,Irak hep yandı
Küffar bugün İranada dayandı
Ortadoğu artık,kana boyandı
Siyonist İsrail,çiban geliyor.
 
Hikmet i der,hürriyeti seçenden
Ders alalım,Dudayev den Çeçenden
Zalim Amerika bekle şimdiden
Zulmün hesabını soran geliyor.
                                
                         Hikmet  ONAÇ   
 
 
SEN BİLİRSİN
 
Ruhumuz cılız kaldı hanelerde zikir yok
İsraf haddinden fazla nimetlere şükür yok
Maddenin haricinde tek bir ortak fikir yok
Sen bilirsin ya rabbi her şey sana ayandır
Muhammed'in aşkına bu milleti uyandır
 
Bir damla su vermiyor sebil çeşme kurumuş
Ahlaksızlık diz boyu yalan almış yürümüş
İnsanlık çırıl çıplak ar duygusu çürümüş
Sen bilirsin ya rabbi her şey sana ayandır
Resulünün aşkına bu milleti uyandır
 
Nefsin esiri olduk kalp gözümüz kör bizim
Karanlık dünyamızı aydınlatsın nur bizim
Senin lütfun olmadan uyanmamız zor bizim
Sen bilirsin ya rabbi her şey sana ayandır
Mustafa'nın aşkına bu milleti uyandır
 
Bu günahkar Sezini senden bunu diliyor
Mazlumların feryadı semaları deliyor
Ağlanacak halime zevk alarak gülüyor
Sen bilirsin ya rabbi her şey sana ayandır
Aşıkların aşkına bu milleti uyandır
 
OZAN SEZİNİ - ALİ BAŞ
 
 
 
Şimdi Nerdesin

Omzuna dökülen siyah saçların
Arıyorum şimdi, şimdi nerdesin?
Gönül bahçemdeki açan taçların
Soruyorum şimdi, şimdi nerdesin?

Bir mazi oldu bak yaşanan günler
Anılarda kaldı bugünler dünler
Nerde kaldı şimdi şan, şöhret, ünler
Soruyorum şimdi, şimdi nerdesin?

Gün doğup açardı güller yüzüne
Esmerim güzelim salma hüzüne
Sürmeler çekerdin ceylan gözüne
Soruyorum şimdi, şimdi nerdesin?

Mevsimler hüzünlü bahar gibiydi
Hasretin içimi yakar gibiydi
Sevdan yüreğimde akar gibiydi
Soruyorum şimdi, şimdi nerdesin?

Seni sokaklardan sordum aradım
Her gittiğin yeri bir, bir taradım
Tural’ım tükendim kalmaz takatim
Soruyorum şimdi, şimdi nerdesin?

Ömer TURAL
 
 
GİTSEM DİYORUM
      Gözlerimden yaslar süzüldü yine
      Alıpta basımı gitsem diyorum
      Dertler yüregime dizildi yine
      Alıpta basımı gitsem diyorum
 
 
 
      Damarımda akan kanım olsanda
      Ceylan gözlerine küsüp biranda
      Yüregim bir yanda ben baska yanda
      Alıpta basımı gitsem diyorum
 
 
 
      Bir vefasız yari koluna taktın
      Bütün hayalimi bir anda yıktın
      Anladımki benden sonunda bıktın
      Alıpta basımı gitsem diyorum
 
 
     Kirpigin gözünden fırlatılan ok
     Yokluguna acım hasretine tok
     Mahinaz dursanda derde care yok
     Alıpta basımı gitsem diyorum
 
 
 
 
 
                                 AYSU AKDENİZ
 
  DURAN TAMER'E
 
daha ben çok yeniyim elimden tut
solmasın içimde yeşeren umut
hata edersem sen büyüksün unut
affetmek şanına yakışır abi
 
şiirlerin bir hağrika bayılıyom
her şiirden ayrı ilham alıyom
inanki senin izinden geliyom
arkandan gelen çok çalışır abi
 
ister elimden tut istersen bırak
istersen yanında olayım çırak
biz birbirimize olursak ırak
ozaman düşmanlar doluşur abi
 
olmak isterim duran tamer gibi
yanında olmak gökde kamer gibi
sözünü saklamayan tam er gibi
yürekler bir yerde buluşur abi
 
abi sen iyiki bibimin oğlusun
çok akraba canlı hayat dıolusun
her ağşığın iz sürdüğü yolusun
yollar birgün sende kavuşur abi
 
sen az söylesende ben çok anlarım
ne söylesen çocuk gibi dinlerim
sen bilirsin VALLAHİ dayına derim
eminim seninle savaşır abi
 
diyorsanki önce seni sınarım
sen küçüksüm söz duymassan kınarım
her tasa dolmam ben asil pınarım
testiler beraber doluşur abi
 
için temiz hiç yer byoktur nefrete
hep kazandın hiç vurmadın kispete
yardımcı ol dayın oğlu hikmete
oda yanınızda alışır abi
 
          HİKMET DURKUT
 
ÖNCESİZ SONRA
 
Hayatı doyumsuz yaşasan bile
Tükeniş çaresiz kaçış nafile
Hüzün tüner uslanmayan gönlüne
Yaşın ellileri sorduğu zaman
 
Dilin bir ah! eder gönlün bin inler
Sanma ki sevenler sitemin dinler
Sözün mü tutulur varsa gelinler
Yaşın elli beşi yorduğu zaman
 
Birbirinden zorlu gelir yarınlar
Seninle alaya başlar torunlar
Sonunda sıfatın “huysuz ihtiyar”
Yaşın altmışları vurduğu zaman
 
İçine kurt düşer,dalına böcek
Gelindiyse gidilecek bu gerçek
Uyku tutmaz olur dikendir döşek
Yıllar altmış beşi sardığı zaman
 
Elinde bastonla ayak üç olur
Yollar yokuş,merdivenler güç olur
Ne yana yönelsen dönüş suç olur
Yaşın yetmişine vardığı zaman
 
Saçların kefendir belin bükülür
Bakış fersizleşir,dişler dökülür
Yelpik tutar,ciğerlerin sökülür
Yaşın yetmiş beşi derdiği zaman
 
Ölümden öteyi bilirsen eğer
Kelime-i Tevhid bir ömür değer
Cennet bahçesidir gördüğün her yer
Seksen yıl sırrını verdiği zaman
Yolun nihayete erdiği zaman
                 
                   Köksal AKÇALI
 
 
 
 
YOKSULLAR
 
Gülmez oldu doslar fakirin yüzü
Dünyada canından bıkar yosullar
Yokluk ateşiyle kavrulur özü
Sabreder dişini sıkar yoksllar.

Çok zama cebinde bulunmaz para
Kapanmaz gönlünde kanayan yara
Yorgun yüreğiyle çöker kenara
Aglar göz yaşları döker yoksullar.

Ayaklar bağzan taşımaz başın
Odunsuz ocaksz geçirir kışın
Yedikçe ah çeker feleğin taşın
Yaşı otuzunda çöker yoksullar.

Ozan büryaniyem sızlanma yeter
Ayrılık yoksululk ölümden beter
Gün gelir verilen bu ömür biter
Mizanda ter temiz çıkar yoksullar
İnşallah cenette çıkar yoksullar.

Süleyman Akbaş.
 
 
MUSENİF
   Memleket Erzurum,köy Kantarkaya,
   Musenif,yaylada benzziyor aya.
   Ben onsuz göremem öyle bir rüya,
   Yürüyüp gezdiği yollar hep yaya.
         Yalınayak,çorabı yok, yırtık pantolon,
         Ne ilk evlattır o,ne de olur son.
   Memleket Erzurum,köy Kantarkaya,
   Musenif yaylada benziyor aya.
   Yakacağı geven ısınmaz oda,
  Oldu mu? Bir seven,hayat var onda.
          Memleket Erzurum,köy Kantarkaya,
          Musenif yaylada benziyor aya.
          Paytak paytak koşar gelir yuvaya,
          O yuvadan öyle bakar Dünya'ya.
   Ne arar? Ne görür?Görmesi çok zor,
   Yüreği büyüktür gönlünde bir kor.
         Yılmaz Musenif'im birşeyden yılmaz,
         O azimle gelir geride kalmaz.
         Adı Musenif de,soyadı Yılmaz,
         Horasan'ın Kantarkaya Köyünde.
 
                                      İbrahim MUCUK  
 
 
İFLAS EDEN BEZİRGAN
 
İflas eden bezirgan,
Hani nerde sermayen?
Ne çabuk geçmiş zaman,
Sönmüş hayalin,gayen.
 
Gör ki:günün birinde,
Gençligin yok yerinde.
Anılar defterinde,
Senin bütün hikayen.
 
Vakit hayli geç olmuş.
Nefes alman güç olmuş.
Emir vermen suç olmuş;
Dagılmış tüm himayen.
 
Artık her şey ters gibi.
Günün,gecen yas gibi.
Eskimiş bir tas gibi;
Dökülmüş tüm emayen.
 
Şeyhmus ÇİÇEK
 

 

KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI
 
WEB SİTE
http://kayserisiiraksamlari.tr.gg
E-POSTA
kayserisiiraksamlari@hotmail.com
Reklam
 
ŞİİR AKŞAMLARI
 



More Cool Stuff At POQbum.com

*****



şairler buluşuyor

HABERLER
 
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ
 
Sitenizesayac.com
GAZETELER
 
 
Bugün 7 ziyaretçi (32 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=