20 Şubat 2009 Dinletisi


















KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI

20 ŞUBAT 2009 ŞİİR DİNLETİSİ:




Nafiz Ağca


Hamit Bölücek


Hikmet Saadet Çakıcı


İbrahim Mucuk


Ali Baş (Ozan Sezini)


Sunucumuz Ali Peker


Deniz Dengiz Şimşek


Bünyamin Feyzioğlu


M. Ferit Yıldız (Hazani)


Ömer Tural


Mustafa Ünal


Hikmet Durkut


Ozan Erbabi


Filozof Ömer Çolakoğlu


Aysu Akdeniz (Mahinaz)


Aşık Cefai ve Aşık Mahrumi atışma yaptılar


Aşık Firkati


Aşık Abdulkadir Temizyürek


Emin Taşçı


Hikmet Onaç


Hilmi Erçelebi


Mesut Özbek


Süleyman Akbaş (Büryani)


Adem Kozanoğlu


Bekir Balaban


Aşık Gözübenli


Halit Doğan


Duran Tamer


Mehmet Kaşlı


Zeynep Şahin


Abdulkadir Göçmen


Murat Kaplan


Naci Aslan


Harun Işık aramıza yeni katıldı
 

Şeyhmus Çiçek


Ali Rıza Navruz ve misafiri Resul Duman


Şairlerimiz


Şairlerimiz


Şairlerimiz


Şairlerimiz ve misafirlerimiz


Şairlerimiz


Şairlerimiz


Şairlerimiz ve misafirlerimiz


Şairlerimiz


Şairlerimiz ve misafirlerimiz


Filozof Ömer Çolakoğlu ve Betül Övünç


İki senedir sırtında kamerası ile KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI'nı kayda alan 62 yaşındaki delikanlı Duran Tamer


Şairlerimiz ve misafirlerimiz toplu halde


Şairlerimiz ve misafirlerimiz toplu halde


Söz Meclisten İçeri
            Söz meclisten içeri, yani Kayseri Şiir Akşamlarının değerli şairleri ve ilgili herkese!
            Dergimizin son sayısının kapağını hazırlarken baktım da 17. sayıya gelmişiz bile. Yani dergimiz çıkmaya başlayalı 17 hafta ve K.Ş.A İdare Heyeti göreve başlayalı 18 hafta olmuş. Şöyle bir geçen zamanı değerlendirdim de;
            Şairlerimizin oyları ile seçilmiştik ve onların takdirlerine layık olabilmek için ilk günden itibaren Duran Tamer ve Vedat Çalık ile elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmıştık hep.
                Bu sürede dergimizin ve sitemizin oluşmasında, dinletilerimizin, kamera çekimleri ile kalıcı kılınmasında emeğimizi hiç esirgemedik. Yorgunluklar da zorumuza gitmedi. Hafta içlerinde en az bir kez toplanarak Cuma günlerinin hazırlığını yapmak, Cuma akşamları erkenden giderek salonumuzun hazırlığını tamamlamak, imza günleri ya da yapılacak söyleşi varsa ön hazırlıkları tamamlamak, Cuma akşamları dinleti biter bitmez dergi hazırlığı, sitemizde o haftaki programa ait sayfanın düzenlenmesi vs derken sabahlanan geceler… bunlar da zorumuza gitmedi.
                 “Gittiğin yerde iz bırak, oturduğun yerde söz bırak” nasihati ile yetişmiş insanlar olarak, kalıcı ve faydalı işler yapabilmekti amacımız. Arada bir baltalanan hevesimiz elimizi kolumuzu kalkmaz etmişse de şair dostlarımızın desteği ve verdiği moral ile azimle çalışmaya devam ettik. 
                Neden bunları anlatıyorum? Övünmek için mi? Birilerinden çıkar beklediğim için mi? “Eşek su içer de ıslık bir ikramdır” sözü ne kadar doğru olsa da övgüler beklediğim için mi anlatıyorum bunları? Beni bilen bilir ki bu saydıklarımla asla işim olmaz. Lafı çok dolandırmadan söylediğimi ve karnımdan konuşmadığımı da bilir bilenler. O yüzden bir konuyu açıklığa kavuşturmak için açık ve net olarak ifade edeceğim düşüncelerimi.
                Son günlerde “K.Ş.A’nı filan idare edecekmiş, filan yönetecekmiş” gibi cümleler duymaya başladık. Bu cümleler, hem hiç böyle bir iddia ya da talebi olmayan saygın insanları zan altında bırakıyor, hem de şairlerimizin bizleri seçerken  kullandıkları iradesini küçük düşürüyor.
            Belki kasıtlı belki de kasıt olmadan bu tür dedikoduları ortaya atanlar ve bize “Biz sizi ne diye seçtik?! Burada, birileri kendi kafasına kendini yönetici olarak atayacak ya da atattıracaksa bizim oylarımızı ve bizi hiçe saymaktır bu, buna nasıl müsaade edersiniz?” diye serzenişte bulunan şairlerimiz bilsinler ki:
            1.K.Ş.A İdare Heyeti, şairlerimizin oyları ile seçilmiştir ve günü geldiğinde, değişecekse de yine onların oyları ile değişecektir. Bu sebeple hiç kimse kalkıp da “burayı bundan böyle filan kişi yönetecektir” şeklinde bir ifade kullanma yetkisine sahip değildir. Altını çizerek söylüyorum ki zaten böyle bir şey de olmamıştır. Ancak nedendir bilinmez birileri böyle olmuş gibi gösterme gereği duymuştur.
            2. Şairlerimiz, dinletilerimiz ile ilgili konularda yetkiyi K.Ş.A İdare Heyeti olarak bize vermiştir. Bu sebeple; biz şairlerle ve dinletilerimizle ilgili olan konularda muhatap alınması gereken heyet de kurul da budur!
            Değerli şair dostlar, bir edebiyat okulu haline gelen dinletilerimizin, paylaşımlarımızın ve  edebiyatta daha yüksek kaliteye ulaşmak adına birbirimize olan desteklerimizin her zaman devam etmesi umudu ile;
             Şehrimiz  edebiyatına olan hizmetleriniz ve varlığınız için siz değerli şairlerimize, bizleri dinlemek için aramıza katılanlara, bizlerden destek ve yardımlarını esirgemeyen şiir ve şair dostu herkese teşekkür ediyor saygılar sunuyorum.
                                                                    K.Ş.A İDARE HEYETİ ADINA
                                                                                    Betül ÖVÜNÇ






DİNLETİDE OKUNAN ŞİİRLER:

 

 

 

 

 

SIR ÇÖZÜLMEZMİ ?
 
Görmeyecek mi alem benim gördüğümü?
Açan çiçekte petekteki baldadır sır.
Çözmeyecek mi acaba bu kördüğümü?
Çözülmeye mahkum yirmi birinci asır.
Şiirlerin,türkülerin her nüktesinde,
İnsanlar...hayatın vurdumduymaz çiçeği.
Alnımın toprakla öpüşen noktasında,
Çözdüm,buldum,çözülmez sanılan gerçeği.
                                Resul DUMAN
 
    BİR DÜŞ  KURDUM
 
     Kafam  esti yine aldım kalemi,
     Seyredaldım gönlümdeki alemi.
     İnsanların sevincini elemi,
     Yazıyorum okuyana bilene.
 
                    Gecenin bir vakti yollara düştüm,
                    Dereyi tepeyi kuş gibi aştım.
                    Arasıra semalarda dolaştım,
                    Ağlıyorum göz yaşımı silene.
  
      Leyla, Mecnun diye gezmiş çölleri,
      Bülbül dolaşmıştır gonca gülleri.
      Aşıkadır maşukunun dilleri,
      Döküyorum bu yollarda ölene.
              
                   Kar yağıyor, örtülü beyaz gece,
                   Anlatmaya yetmez kelime hece.
                   Selvi gibi yükseliyor her baca,
                   Bir düş kurdum uykusunu bölene.
                                                        İbrahim MUCUK
 
AŞK-I MEMNU
(SONE)
Ne gülşenim kaldı nede tek gülüm,
Viran bahçelerde dermansız kaldım.
Kuru dala konmuş, garip bülbülüm,
Öt diyen sultan yok, fermansız kaldım.

Tutuşmuş yüreğe titreyen tene,
Aşk-ı memnu diye verilmiş hüküm.
Bu hicran zindanı daha kaç sene?
 Gitsin bu sıkıntı, bitsin bu  zulüm.
 
Kabullen kaderim, son sözüm sana;
Bahtımda gülmenin makamı hayal!
Hüsranım için mi yollandın bana?
 
Teselli sözleri gayri hep masal,                                                                                                   
Ne desen kelâmın, zırhımı delmez.                                                                                        
Bilirim hayaller yarından gelmez…
                           Hilmi ERÇELEBİ
 
 
İSYAN  ETTİM
Soracaksın zannettim kırdığın şu hatırı,
Gururun bundan başka çıkar yol bulmadı mı?
Gözyaşıyla okudum yazdığın her satırı,
Son sözünü söylerken gözlerin dolmadı mı?
 
Nasıl da unutmuşsun verdiğimiz sözleri,
Anlaşılan silmişsin aklından tüm izleri,
Sayende mekân ettim karanlık dehlizleri,
Gönlündeki sevgiden bir ışık kalmadı mı?
 
“Ayrılıktan bahsetme beni çek vur” diyordun,
Her duanda birlikte ölmeyi diliyordun,
Sensizlik sonum olur, sen bunu biliyordun.
“Bitti” derken vicdanın kapını çalmadı mı?
 
Deniz’im isyan ettim gösterdiğin vefaya,
Melekler de şahittir yaşattığın cefaya,
Amacına ulaştın sen devam et sefaya,
Vicdansız bu yaptığın hainlik olmadı mı?
                  Deniz Dengiz ŞİMŞEK
 
AĞLADIM
 
Çağladı göz yaşım oldu bir nehir,
Derdimi yıllara döktüm ağladım.
Talihime küstüm eyledim kahır,
 Dertleri sineme çektim ağladım.

İnsanlıktan uzak olup gezenler,
Yetimi,yoksulu vurup ezenler.
Dost görünüp dosta kuyu kazanlar,
Yolsuzluk diz boyu baktım ağladım.
 
Dostlar düşman çıktı yaktı kavurdu,
Harman etti küllerimi savurdu.
Bu günlerde çile beni doyurdu,
Boynumu kadere büktüm ağladım.
 
Yar dedim sineme yaralar açtı,
Yaramın üstüne tuz biber saçtı.
Dostum kara günde bırakıp kaçtı,
Kavurdu özümü yaktım ağladım.
 
Ozan Büryani'yem içerim yanar,
Kime derdim diyem el beni kınar.
Azdı yaralarım sızlayıp kanar,
Dert bana ben derde baktım ağladım.
            Ozan Büryani / Süleyman AKBAŞ
                                     
 
İTİRAZ ETTİM Mİ SANA BİR KERE ?/Betül ÖVÜNÇ
Şikayet etme yar hasret kalmaktan,
Çağırdın da beni “gelmem” mi dedim?
Korkma düşlerime girip dalmaktan,
Uykumu seninle “bölmem” mi dedim?

Çatma kaşlarını hele bir dinle;
Ne ağla, ne sızla, ne de gel inle!
Mermiyi namluya sürüp elinle
Vuracaktın da ben, “ölmem” mi dedim?

Sorma niçin benzim sararmış, ölü,
Sevdasıdır üzen garip bülbülü,
Elinle uzatıp elime gülü,
Güldürdün de beni, “gülmem” mi dedim…

İçindeki ruha sığmayınca ten,
Düşse ellerine gözlerim gökten,
Bir mavi bakışla göğü göbekten,
Del dedin de yarim, “delmem” mi dedim?

İtiraz ettim mi sana bir kere?
Töredir itaat gerekir er’e!
Beni yüreğinde en güzel yere,
Koydun da “ben burda kalmam” mı dedim?
                           Okuyan : ALİ PEKER
 
ACI TATLI GÜNLER

Yarım asra merdiven dayayan ömür
Neler yaşatmadın ki sen nele neler
Bir film gibi gözümden geçer seneler
Acı tatlı günler geçti senin le ömür
 
Bazen dağ sandım dayandım dostuma
Dağlara kar yağdı sarındım postuma
Kaderimle cenk etmedim küstüma
Acı tatlı günler geçti seninle ömür
 
Küçük filizler oldu umut çınarı
Bazen çağlayıp durdu gözüm pınarı
Hayat öğretti yuro ile dinarı
Acı tatlı günler geçti seninle ömür
 
Ne çabukta devir etti seneler
Etrafında döner asalaklar  keneler
Açılınca hiç susmuyor çeneler
Acı tatlı günler geçeti seninle ömür
 
Nerden nereye geldi bak bu günler
Siyah beyaz mazi oldu dünler
Geçmişe hiç kolay çekilmez sünger
Acı tatlı günler geçti seninle ömür
 
Çok zor geçiyor imtihan ağır
Kimse duymaz feryadım olmuşlar sağır
Sen artık Azraili davet et çağır
Acı tatlı günler geçti seninle ömür
                        Hikmet Saadet ÇAKICI
 
ERCİYES
  Yaz gelir Türkmenler yaylana çıkar,
  Kurumaz pınarın özün Erciyes.
  Güzeller eline kınalar yakar,
  Salınır gelinin kızın Erciyes.
 
  Sivrilen o başın göğe erişir,
  Dorutaylar cirit atar yarışır.
  Koç koyunla kuzusuna karışır,
  Yanık yanık meler kuzun Erciyes.
   
  Enginine ak çadırlar kurulur,
  Çekilir halaylar davul vurulur.
  Tekir'den su içen hasta dirilir,
  Elvan çiçek açar yazın Erciyes.
 
   Hisarcık yaslanmış kuzey döşüne,
   Oniki ay duman çöker başına.
   Destanlar yazıldı toprak taşına,
   Dillerde söylenir sözün Erciyes.
 
    Mahrumi'yem gezdim senin başında,
    Üşüdüm sert esen boran kışında.
    Çoban oldum bir güzelin peşinde,
    Göstermedi bana yüzün Erciyes.
            Türkmenoğlu/Aşık Mahrumi
 
VATAN DESTANI / Aşık Abdülvahap Kocaman

İstiklâl harbinde biz bu vatanı
Başı başa ver vere kurtardık
İnanmazsan git konuştur atanı
Kara günler göre göre kurtardık

Unuttun mu emeğini atanın
Deden yok mu, senin şehit yatanın
Bütün çevresine nurlu vatanın.
Cesetten ağ, öre öre kurtardık

Türk kadını koştu, kazma kürekle
Mermi çekti kuşağında bebekle
Kara barut ile dolma tüfekle
Topa karşı dura dura kurtardık.

Devletlerle açılmıştı aramız
Dövüşmeden başka yoktu çaremiz
İlaçsız, doktorsuz, kendi yaramız
Gömlek yırtıp, sara sara kurtardık

Pes demedik devletlerin birine
Nöbet tuttuk subayından erine
Top, tüfek, süngü, mermi yerine
Değnek ile vura vura kurtardık

Mehmetçik çarığı çekti sılada,
Kaldı düşmanların başı belada,
Sakarya, İnönü, Çanakkale'de
Nice çember yara yara kurtardık

Girmek isteyeni sokmadık yurda
Çete olduk dövüştük kıyıda kenarda
Afyonda, İzmir'de Dumlupınar'da
Üçer beşer kıra kıra kurtardık

Bak ne dersler verdik Türk’e çatana
Böylelikle sahip olduk Vatana
Maraş, Gaziantep, Mersin, Adana
Kanımızı sere sere kurtardık

Yedi iklim dört köşede her yanda
Kim duymadı Türk ulu cihanda
Karsta, Erzurum'da Bitlis' te Van'da
Yüzbin şehit vere, vere kurtardık

Düşmanlar sanmıştı hasta
Dövüştük koymadık vatanı pasta
Ankara, Erzurum koca Sivas'ta
İstişare kura, kura kurtardık

Kocaman Türklerin aslı nereli
Fatih, Yavuz, Alpaslan'lar sıralı
Hedefimiz Akdeniz'dir ileri
Domuzları süre, süre kurtardık
            Okuyan : Bekir BALABAN
 
SORALIM DOSTLAR
Hüvelbaki, bakan geçip gideriz
Hal hatırı mutlak soralım dostlar
Bir gün bu dünyadan geçip gideriz
Bir birimize değer verelim dostlar.

Dargınlık kırgınlık asla olmasın
Bu güzel yüzlerin gülü solmasın
Gönül bahçesine hoyrat dolmasın
Nazik nezaketle derelim dostlar.

İzmir'den Tekirdağ'dan Kars'ına
Güzel yol verelim gitme tersine
İrfan sohbetinin,ilim dersine
Hem muhakkak,mutlak erelim dostlar.

Ahlaksız olursa insanın huyu
Berbat eder tahrip eder o köyü
Gönülden gönüle geçen köprüyü
sıcakla samimi kuralım dostlar.

Milli değerleri be hamal bilmek
Ağlayan mazlumun göz yaşın silmek
Cahil davasına uyanık olmak
Olgunluk çağına erelim dostlar.

Üç oklarda bozkırlarda bayram var
Oğuzlardan gelen asil soyun var
Bizi bize düşman eden oyun var
Kendi kendimize soralım dostlar.

Halit DOĞAN tarihten ders alanlar
Osmanlıdan miras bizler kalanlar
Hayal kurup bu devleti bölenler
Gelin bu rüyayı yoralım dostlar.
                        Halit DOĞAN
 
AHLAK
Şairin şiiri aşkın sözüdür
Yüreğinde yanan, gönül közüdür
Türk İslm ahlâkı, yüce fazilet
O Kuran aşkıyla, tükenmez kudret
            Her işin başında, ahlâk ölçüsü
            İnsanlık şerefi, geçit köprüsü
İffet ve hayadır, sır hazinesi,
Kainata müjde, Kur-an’ın sesi
            Kalplerin süsüdür, ahlak kalayı,
            Orada yaşanır, gönül sarayı. 
Ahlaktır insanda, başların tacı,
Ondan şifa bulur, derdin ilacı
            İnsana yakışmaz, ahlaksız sözler,
            Kalbin karasıdır, onursuz yüzler.
Aşıklar yanar, gönülün közü,
Dillerde bal tadı, ahlakın sözü…
                                   Nafiz AĞCA
 
BİZİM ELLER

Çiğdemin karları deldiği zaman
Gül açar yüzünde bizim ellerin
peteklere balın dolduğu zaman
Derman var yazında bizim ellerin.

Dizilmiş turnalar sıla yolunda
Uçuşur ördekler sultan gölünde
Dertli gönül bekler gönül dalında
Ötüşür özünde bizim ellerin.

Tepelerde çiçek toplar gagası
Yayla şölenleri günün modası
Söyler ozanları hoştur sedası
Tel ağlar sazında bizim ellerin.

Toros dağlarının eriyor karı
Pınar başlarıdır sohbetin yeri
Hasretini çeken dününce geri
Şad olur gözünde bizim ellerin.

Kozan oğlum coşa geldim derinden
Seher yeli tatlı eser serinden
Deli gönlüm uçtu gitti yerinden
Gezinir düzünde bizim ellerin.
            Adem KOZANOĞLU
 
BİR SENDEN VAZ GEÇMEM BİRDE SEVDAMDAN

Bu kadar nazlanma zülfü siyahım
Bir senden vaz geçmem birde sevdamdan
Gönül arzuluyor nedir günahım
Bir senden vaz geçmem birde sevdamdan.

Dalgalı saçların bağlı gönlüme
Güzelliğin değer bütün ömrüme
Sözlerin değmeden gelsen sözüme
Bir senden vaz geçmem birde sevdamdan.

Söyle çok mu içtin köyün suyunu
Selviden mi aldın yoksa boyunu
Nasıl met edeyim senin soyunu
Bir senden vaz geçmem birde sevgimden.


Bir nokta koyma  aşka sevgiye
Sevda çiçeğim ol bana hediye
Sevmekten ne kaldı bana geriye
Bir senden vaz geçmem birde sevdamdan.
 
Tural Ömer son sözümü söyledim
Gurbet ellerinde nettim neyledim
Hasretle köyüme nazar eyledim
Ne senden geçerim nede sevgimden.
                                    Ömer TURAL
 
HAYALİN  SON  DURAĞI
                   
Piyangodan vurunca ellibin dolar bize
Sevgilimle birlikte açılmıştık denize.
Bir motorumuz vardı,levâzımlar almıştık
Akdeniz,Kızıldeniz,Okyanusa dalmıştık.
 
Kiraladık bir ada Mozambik yakınından
Yüz dönüm kadar vardı,Komor adalarından
Avokado,muz,ceviz,sarkmıştı dallarından
Bize yemek kalmıştı,arının ballarından.
 
Bir villamız var idi,denizin sahilinde
İnce kumlu plajı adanın dahilinde
Kebapları,kuşları,balıkları yiyorduk
İyiki buralarda vergi yokmuş,diyorduk
 
Hastâne,restoran adada yanımızda
Rehbere emânetti,malımız canımızda
Güller çoktu bülbüller ötüşüp duruyordu
Tanzanya tamtamları,bize duyuluyordu.
 
Güneyde Madagaskar,kocaman bir adaydı
Her akşam ateş dansı oyunları modaydı
Hayalen turist olduk,Allah gerçek eylesin
Vermiyorsa mevlâmız,garip Hikmet neylesin.
                                                 Hikmet  ONAÇ
 
 
BENİ HATIRLA
Kırda bir çiçek görürsen
Koparma beni hatırla
Nerede bir şiir duysan
Orada beni hatırla
 
İnce uzun gider yolu
Ilgıt ılgıt eser yeli
Toroslar’da Avşar köyü
Gidersen beni hatırla
 
Yaylalarda olur sümbül
Seher vakti öter bülbül
Dalında sararmış bir gül
Görürsen beni hatırla
 
Yolun düşerse gurbete
Selam bacıya gardeşe
Dostlarınan muhabbete
Dalarsan beni hatırla
 
Hiçbir canlı değil baki
Ağacı tutuyor kökü
Bağlamada yanık türkü
Duyarsan beni hatırla
 
Hayal meyal görürsendüş
Onu bir arife danış
Sarp kayalarda şahin kuş
Raslarsa beni hatırla
 
Gökte sayılmıyor yıldız
Gecesız olmuyor gündüz
Gelip geçici faniyiz
Kalırsan beni hatırla.
Zeynep ŞAHİN
 
 
BİR TÜRLÜ
Ağzından çıkanlara kulakların sağırdı,
İşine gelmeyeni duyamazdın bir türlü.
Yağmur bile belirli zamanlarda yağardı,
Sen beni ağlatmaya doyamazdın bir türlü.
 
Aklından geçenleri doğru kabul ederdin,
Ne huyumu beğenir, ne suyuma giderdin.
“Yalnız benim dediğim olacak illa” derdin,
Gururunu kenara koyamazdın bir türlü.
 
Ne oldum delisiydin, akıllı geçinirdin,
Ne yutulur cinstendin, ne iştahla yenirdin.
Lezzet testi yapılsa, “zararlısın” denirdin,
Hislerini zehirli sayamazdın bir türlü.
 
İnadın mikrop kadar çoktu, biraz değildi,
Gökteki yıldızlardan sayıca az değildi.
Marazın tedavisi mümkün maraz değildi,
Diktatör geçinmekten cayamadın bir türlü.
 
SEZİNİ’yi bekletip, treni kaçırınca,
Raydan çıktın, dümeni şarampole kırınca.
Firenin, pişmanlığın durağında durunca,
Devrilen vagonları sayamazdın bir türlü.
                           OZAN SEZİNİ
 
 
SİNAN DEDİLER
 
Anadolu’m, hikmet dolu anadır,
Her asır, her zaman Hak’tan yanadır.
Cihanda eşi yok, dört yüz senedir,
“Eren kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Kendi yüreğinden almış feyizin,
Rakip bileğinden yonmuş tavizin.
Sanat dünyasına kutsal çeyizin,
“Seren kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Sanatın piridir, demirde, taşta,
Ölçüsü, ayarı göz ile kaşta.
Hakkın yardımını bin bir savaşta,
“Gören kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Çinilere çizmiş alın damlasın,
Canı ile silmiş canın yongasın.
Şanlı zaferlerin canlı damgasın,
“Vuran kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Sır taşıyor ellerinin ayası,
Kudret teknesinde hamur mayası.
Taşlar ile cenk eyleyip doyası,
“Ören kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Mevla yapar kula, kudret taksimi,
Kabul ettik, düşünmeyiz aksini.
Erciyes Dağı’ndan yüce göğsünü,
“Geren kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
 
Selimiye Edirne’den yükselir,
İstanbul’a Peygamberden ses gelir.
GÖZÜBENLİ sanma kudret eksilir,
“Veren kimdir?” dedim, “Sinan” dediler.
                           AŞIK GÖZÜBENLİ
 
 
ASILIN VEKİLE SİTEMİ
 
Kalma kusuruma, edersem sitem,
Böyle efkâr basar arada beyim.
Ben asılım, sen de vekilsin madem;
Biraz dertleşelim şurada beyim.
 
İster maaşlara bakalım evvel;
Al, sen benimkiyle bir ay geçin, gel.
Gelir dengesizse sarsılır temel,
Mülkteki adalet nerede beyim?
 
Olmadı gemimiz, uçak, yatımız,
Dubleks dairemiz, villa, katımız.
Yağmur damladıkça akar çatımız,
Yıllarca gezerim kirada beyim.
 
Tanımam yediğin havyarı, muzu,
Evime sebzenin girer ucuzu.
Bulursam daha ne, çorbama tuzu,
Bulgur pilavı var sırada beyim.
 
Az da çocuklardan sorayım soru,
Eğitim, askerlik işin en zoru.
Seninki alırken çürük raporu,
Bize Şırnak çıktı kurada beyim.
 
Haksızlık durmadan arttıkça artar,
Bu keser daima size mi yontar?
Eşit tartmıyorsa her şeyi kantar,
Hile var kiloda, darada beyim.
 
Bilet, yeme, içme, yatma da dâhil,
Devletin sırtından yaparsın tatil!
Ülkede bitince seksen küsur il,
Gezmediğin yer yok kürede beyim.
 
Bizde de bulunur dış ülke bilen,
Lâkin sanma öyle ABD falan.
Gidenden olmadı geriye gelen,
Kimi Yemen, kimi Kore’de beyim.
 
Sizler avuç avuç saçarken para,
Çöpten ekmek toplar fakir fukara.
“Almasın” diyerek, devletim yara,
İsyan yasaklanmış törede beyim.
 
ERBABİ ne dese artık nafile,
Kalmadı dikili ağacım bile.
Avunur dururum âhiret ile,
Hakkımı alırım orada beyim!
                  OZAN ERBABİ
 
 
 
 
 
SANA    MUHTACIM
 
Aklımı başımdan zay etme Ya Rab,
Yoktan var edensin, sana muhtacım.
Nefsimi iblise pay etme Ya Rab,
Sendeki kudretten yana muhtacım.
 
Kimisi divâne, kimisi deli,
Şu hoyrat başımda eser sam yeli.
Deryasına çağlar hasretin seli,
Bu cana can veren cana muhtacım.
 
Ruhuma ruhsatı verenim sensin,
Cümle âlemleri görenim sensin.
Tenimi toprağa serenim sensin,
Verdiğin nefese, kana muhtacım.
 
Yolcuyum, yorgunum, mekânım yoktur,
Yâre kavuşmanın imkânı yoktur.
 Ne köşküm, sarayım, sultanım yoktur,
Bir gece kalacak hana muhtacım.
 
Nur cemâlin göster, açılsın perde,
Ne olur, ansızın rüyama gir de,
HAZANİ kuluna bir bâde ver de,
O vaktin geldiği ân’a muhtacım.
M. FERİT YILDIZ (HAZANİ)
 
 
 
 
 
GÜZELLEME
 
Ela gözlüm, gerdanında gül açtı,
Gül bu güzelliği hep senden almış.
Elma çiçeğini savurup saçtı,
Dal bu güzelliği hep senden almış.
 
Ne güzel giyindin yeşili, alı,
Severek düzelir insanın hali.
Gönülden gönüle sevginin yolu,
Yol bu güzelliği hep senden almış.
 
Ceylan gibi gözlerini süzersin,
Her baktıkça yüreğimi ezersin.
Mavi gölde ördek gibi yüzersin,
Göl bu güzelliği hep senden almış.
 
Dilerim düzelsin herkesin hali,
Yeşile bürünsün gönüller çölü.
Ne kadar güzeldir şairin dili,
Dil bu güzelliği hep senden almış.
 
Hamit der ki kınaladın elini,
Doya doya sarsam ince belini.
Beraber tadalım aşkın balını,
Bal bu güzelliği hep senden almış.
HAMİT BÖLÜCEK
 
              SIR ÇÖZÜLMEZ   Mİ ?
 
 Görmeyecek mi alem benim gördüğümü?
 Açan çiçekte petekteki baldadır sır.
 Çözmeyecek mi acaba bu kördüğümü?
 Çözülmeye mahkum yirmi birinci asır.
 
 Şiirlerin,türkülerin her nüktesinde,
 İnsanlar...hayatın vurdumduymaz çiçeği.
 Alnımın toprakla öpüşen noktasında,
 Çözdüm,buldum,çözülmez sanılan gerçeği.
                                Resul DUMAN

GÖRDÜM…!
 
                        Hayat dedikleri yetmiş düğmeli yelek idi,
                        Yarısı kader, yarısı felek idi,
                        Şimdiye kadar otuz altısını çözdüm,
                        Bir gözü ağlarken, bir gözü güleni gördüm.
 
                        Gündüz dilenip, akşam ağa olanı,
                        Aslanı boğan, iki ayaklı yılanı,
                        Ekmeğin yanına bulamazken soğanı,
                        Öldükten sonra, zengin olanı gördüm.
 
                        Gülün altındaki sayısız dikeni,
                        Kudretten sürmenin üstüne, boya çekeni,
                        Taşın üstüne, karda buğday ekeni,
                        Ekip biçmeden, yattığı yerden yiyeni gördüm.
 
                        Namussuza itibar vereni,
                        Vicdan yerine, cüzdan seveni,
                        Besmeleyle kalkıp, küfürle yatanı,
                        Mescidin içinde haram yiyeni gördüm.
 
                        Daha görecek neler var bilmem,
                        Bunları gördükten sonra…vallahi gülmem.
                        Akan gözyaşımı mendile silmem,
                        Mendil kadar kefen bulamayanı gördüm.
 
                        Geriye kaldı otuz dört düğme,
                        Nefsine aldanıp, kendini övme.
                        Ne olacağım demeden, oldum da deme,
                        Uçarak gittiği yerden, sürünerek döneni gördüm.            
                                                   Bünyamin FEYZİOĞLU 

GÖRSÜNLER
 


Et değil söz tıkanıyor genize
Adın ansam al düşüyor benize
İki ayagımdan tutup denize
Haydi at gurbanım atta görsünler
 
Ağlasın halime benim kasaba
Bütün organımı katın hesaba
Yürek dursun gayrısını kasaba
Haydi sat gurbanım satta görsünler


Gül kurudu bağda kar var dağımda
Eridim kemiğim kalmadı yağım da
Bir mezar boş kaldı benim sagımda
Haydi yat gurbanım yatta görsünler
 
Bundan sonra dönüşmezsin meleğe
Bütün duyguların girer eleğe
Canın sıkıldıkça kahpe feleğe
Haydi çat gurbanım çatta görsünler

Hep od değdi gül değmedi canına
Hiç cemre düşmedi senin kanına
Bu Hikmet'i gariplerin yanına
Haydi kat gurbanım katta görsünler
Hikmet DURKUT

ŞİİR SANATI VE TÜRK ŞİİRİ
Söz sanatları içinde tartışmasız büyük bir yeri olan şiir, insanlık tarihi boyunca gücünü ve varlığını hissettirmiştir. Genel anlamda “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” olarak karşımıza çıkan şiirin tam bir tanımını yapmak, bir bakıma güçtür. Çünkü, şiir anlayışları çağlara, toplumlara, felsefe temellerine, yaşanılan hayata ve insanlara göre farklılık göstermektedir. Kimi zaman dizelerin ses uyumu, ölçü, uyak gibi ögelerin yer aldığı yapıya şiir denilirken, kimi zaman da, dizeler içine serpiştirilen seslerle süslenen, duygu, düşünce ve hayalin ahenkli bir biçimde aktarılmasına şiir denmiştir.
Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir. Şiirde kelimeler farklı çehreleriyle karşımıza çıkarak, bizi nesrin götüremeyeceği bir duygu dünyasına ulaştırırlar. Şiir dil içinde ayrı bir dildir. Nesire ait kurallar şiir için geçersizdir. Nesirde bir şeyi söylemenin pek çok yolu varken, şiirde bir tek yolu vardır. Nesrin çaresiz kaldığı yerde şiir imdadımıza yetişir. Bu yönüyle şiire, mensubu olduğu dilin en son anlatım yeteneği diyebiliriz.
Her şiirin dil, biçim ve konu olmak üzere üç temel ögesi vardır. Dil, şiirin maddesi; biçim, şiirin anlatım tarzı; konu, şiirin anlattıklarıdır. Şiirin özü ise, şairin tabiat, insan, toplum ve dünya görüşlerini yansıtır. Şiir bir bakıma kelimelerle güzel biçimler kurma sanatıdır. Şiirde önemli olan, kelimeleri iyi bir biçimde kullanmaktır. Bunun için kelimeleri tanımak, kelimeler arası ilişkileri iyi bilmek gerekir. Şiirsel aydınlık öz-biçim dengesine ve öz-biçim güzelliğine bağlıdır. Bütün bunların yanı sıra, şiirin gerçek özelliği duyurup duygulandırmasında, ürpertip düşündürmesinde aranmalıdır. Şiir bizi bulunduğumuz ruh hâlinden alıp başka bir ruh hâline götürebilmeli, bizi düşündürmeli ve hatta zihnimizi allak bullak edebilmelidir.
Yaşamımız boyunca bizi sonsuz güzelliklere ulaştıran şiir, kuşkusuz sürekli bir çalışmanın ürünüdür. Emeksiz, disiplinsiz hiçbir yetenek meyve veremeyeceği için, şiir yazmak da sürekli bir çalışma ve sürekli bir disiplin ister. Gerçek bir şiirin nasıl yazılacağı konusunda elbette ki elimizde hazır formüller yoktur. Bu konuda belirlenmiş bir ölçü de olamaz. Çünkü her şair ayrı bir değerdir ve ayrı bir “poetika” üretir. Örnek verilebilecek, taklit edilebilecek tek poetika yoktur. Yalnız, şimdiye kadar yazılmış iyi şiirlerin ortak yanlarına baktığımızda ise, kendinden önceki şiirleri aşan, yaşanılan çağa damgasını vuran, evrensel değerlerin derinliğini taşıyan, fikirlere aydınlık, kuvvet veren ve tüm insanlığı sarabilecek söyleyiş, duyuş, düşünüş güzelliğine varan türde özelliklere sahip olduğunu görürüz.
Şiir yazan insan öncelikle ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bilmek zorundadır. Eğer bir şiir zekâsına ve bir şiir yazma yeteneğine sahip değilse, bu işe kalkışmamalıdır bile. Şiir yazmak, kolay bir uğraş olarak görüldüğü sürece, ortaya çıkacak yapıtlar da o derece şiirden uzak olacaktır. Oktay Akbal bir deneme yazısında aynen şunları söylüyor: “Şairlik heveslilerinin ilk başta yapacakları şey, kendinden önce neler yazılmış, hangi gerekçelerle, itmelerle, duygulanmalarla, düşüncelerle yazılmış bunları bilmek ve incelemektir.” Ve ekliyor: “Şair diye ortaya atılmak bir yürekliliktir, saygı duymalı bu yürekliliğe. Öte yandan biraz da acımalı bu yürekliliği gösterenlere, hele böylelerinin çiziktirdikleri şiirle ilgisiz şeylerse.” Rober Suares ise şu görüştedir: “Her isteyen şair olamaz. Şair olmak için mısralar sıralamak yetmez. Şairlik az kimsenin nasibine düşen bir altınca duygudur.” Bu sözler de bize gösteriyor ki, şairlik basite indirgenecek bir olay değildir. Her resim yapana ressam diyemeyeceğimiz gibi, her şiir yazana da şair diyemeyiz. Şair ilham alandan çok ilham veren, içinde ayrı bir dünya taşıyan, olayları kuvvetle duyan, duyduklarını duyuran ve güzellik yaratan insandır. Gerçek şair tüm insanlığın yükünü omuzlarında hisseden kişidir. O, bize yaşama sevinci verebilen, hayatımızı daha renkli, daha canlı ve daha derinden duyurabilen bir yaratıcıdır. Ve onun asıl özelliği, bir duyguyu alıştığımız deyiş düzeni dışında anlatabilmesi, yaşantının nabzını bir şiir diliyle duyurabilmesidir.
 
 
Bu genel değerlendirmelerden sonra gelelim Türk şiirine... Türk şiirinin çok eskilere dayandığını Çin kaynaklarından öğreniyoruz. M.Ö. 2. yy.da Türk şiir çevirilerine rastlanılmıştır. Hiç kuşkusuz Türk edebiyatında en çok gelişme gösteren tür şiir olmuştur. Ulusumuzun tüm iç özelliklerini şiirlerimizde bulmak mümkündür. Edebiyatımıza giren sayısız yazı türüne rağmen hiçbirisi şiir kadar rağbet görmemiştir. Edebiyat denilince ilk aklımıza gelen şeyin şiir oluşu, yüzyılların bize bıraktığı bu büyük mirastan ileri gelmektedir.
Türk şiiri yüzyılların verdiği alışkanlıkla vezinsiz, kafiyesiz pek düşünülmemiştir. Fakat 19. yy’dan itibaren batı etkisi altına giren şiirimiz, Fransız sembolistlerinin etkisiyle vezin ve kafiye gibi kayıtlara bağlı olmayan bir şiir akımıyla, yani serbest nazımla tanışmıştır. Özellikle 1937’den sonra Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le başlayan vezinsiz-kafiyesiz şiir akımı, Türk şiirine yeni bir soluk getirmiştir. Buna rağmen bu şiir akımı günümüze kadar gelen tartışmalı bir konu olmuştu. Cahit Tanyol’un bu tartışmalar çerçevesinde eski şiirle yeni şiiri değerlendirmesi ilginçtir: “Birçok şair keman çalmasını bilmediği hâlde koltuğunda kemanla dolaşan adama benzer. İşte kafiyesiz şiir söyleyen gençler, bu gibilerin sahteliğini açığa vurmak için o aleti kırmakla iyi bir iş gördüler. Vezinli-kafiyeli binlerce tekerleme ve klişeleşmiş hayaller Türk şiirinde tekrarlanıp durdu. Vezinsiz-kafiyesiz şiir cereyanı bu kişilerden şiiri kurtardı ve kötü şiiri dayandığı en sağlam temel destekten mahrum etti.“ Yeni şiirin mimarlarından Oktay Rıfat ise meseleye bir başka açıdan bakıyor: “Duyu ettiğimiz şeyi şiir hâlinde tespit ederken, klâsik şairin yaptığı gibi akla baş vurmak, vezin ve kafiyenin de işe karıştığı akla uygun bir mimarî hazırlamak, bir şimşek gibi çakıp sönen duyunun elimizden kaçıp gitmesine mal olabilir.”
Şu bir gerçek ki, serbest şiirler şiirin alanı genişlemiş, yetenekleri artmış ve bugünkü modern Türk şiiri doğmuştur. Bugünkü modern Türk şiiri dünya şiirinde olduğu gibi, insan duygularındaki karmaşıklığı bütün yönleriyle yansıtabilmektedir. Bugünkü şiir adetâ gerçeğin, yaşantının dili konumundadır. Ancak, bu şiir akımı da yeteri kadar anlaşılmadığı için, birtakım yozlaşmalara uğramıştır. Serbest şiir çoklarının sandığı gibi bir kuralsızlık, bir başıboşluk ve bir vezinsizlik değildir. Serbest şiirin kendine has bir vezni, bir kurgusu ve bir bütünlüğü vardır. Serbest şiirde bir rahatlık değil, aksine, bir kaos vardır. Serbest olarak yazılan her bir şiir için ayrı bir vezin gereklidir. Bir şiir için yaratılan vezin, bir başka şiir için kullanılamaz, kullanıldığı takdirde tekrara düşülür ve gelişigüzel şiirler ortaya çıkar. Maalesef serbest şiirin bu incelikleri gözden kaçırıldığı için ortaya şiirle alâkası olmayan yığınla şiir, hatta şiir kitapları çıkmaktadır. Ne yazık ki böylesi hatalar yüzünden Türk şiiri birtakım yaralar almaktadır. Şiir alanında yaşanılan olumsuzlukların bir sebebi de hiç kuşkusuz şiire meraklı bir toplum oluşumuzdur. Aziz Nesin şiire olan bu merakımızı, “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir.” sözleriyle gayet çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir. Nesin, bu sözüyle şiire olan bilinçsiz ilgimizden yakınıyordu.
Amacımız Türk şiirini bir yerlere taşımaksa, günümüze kadar gelen Türk şiirini iyi incelemek ve anlamak zorundayız. Eski ve yeni Türk şiirini tartışmak yerine, her ikisini de iyi anlamak zorundayız. Türk şiiri en büyük gelişimini elbette ki serbest şiire boçludur, ama bunun da çıkış noktası Tanzimat şiiridir. Şinasi olmasa, Orhan Veli olmaz ve bugünkü modern Türk şiiri doğmazdı.
Bütün bu sözlerden sonra belki de şunları söylemek yerinde olacaktır: Şiiri seviyor olabiliriz, şiir de yazıyor olabiliriz. Yeter ki kendi beğenimize takılıp kalmayalım, yeter ki yazdığımız şiirleri eşi benzeri olmayan birer yapıtmış gibi ortaya çıkarmayalım. Çünkü şiiri biz başlatmadık ve bizimle de bitmeyecek.
***Milli Egitim Dergisi Sayı-157’den alıntıdır
KAYSERİ ŞİİR AKŞAMLARI
 
WEB SİTE
http://kayserisiiraksamlari.tr.gg
E-POSTA
kayserisiiraksamlari@hotmail.com
Reklam
 
ŞİİR AKŞAMLARI
 



More Cool Stuff At POQbum.com

*****



şairler buluşuyor

HABERLER
 
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ
 
Sitenizesayac.com
GAZETELER
 
 
Bugün 7 ziyaretçi (56 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=